|
||
|
|
#1 (permalink) |
|
Forumbeta
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Üyelik tarihi: Jun 2006
Yaş: 25
Mesajlar: 4.613
Rep Gücü: 119
Rep Puanı : 1766
Rep Derecesi :
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Partilerin programları
KADIN VE DEZAVANTAJLI GRUP POLITIKALARI
AK Parti'nin Kadın ve Dezavantajlı Gruplar Politikası Nimet Çubukçu* İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin daha ilk maddesi her insanın özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğruklarını ifade etmektedir. Eşitlik, sahip oldukları haklar bakımından insanlar arasında hiçbir ayrım gözetilmemesi durumudur. Yüzyıllarca baskı, eşitsizlikler ve tahakküm altında yaşayan insanlık, uzun süren mücadeleler ve yaşadığı acı deneyimler sonucunda en azından yasalar önünde eşit haklara sahip olmayı ve eşitlik ilkesini bütün demokratik toplumların ayrılmaz ve temel bir parçası haline getirmeyi başarmıştır. Gelişmiş toplumlarda dezavantajlı görülüp desteklenmesi gereken grupların eğitim, sağlık, istihdam gibi alanlarda karşılaştıkları engeller ve aile içi şiddet, insan ticareti gibi olgular bir insan hakkı ihlali olarak görülmekle birlikte dezavantajlı gruplara yönelik hak ihlalleri küresel ölçekte yeni bin yıla taşınan önemli sorunlar arasındadır. Bugün Türkiye başta kadınlar, özürlüler ve kız çocukları başta olmak üzere tüm dezavantajlı grupların sorunlarının çözümüne yönelik sosyal politikaların başarıyla ve kararlılıkla uygulandığı bir süreçten geçmektedir. Uluslar arası platformdaki gelişmeleri yakından izleyen Türkiye, özellikle uluslar arası insan hakları ve kadın hakları alanında imzaladığı belgelerle gerçek bir uyum süreci ortaya koymaktadır. Sağlanan güven ve istikrar ortamında uluslar arası toplumun da övgüye ve dikkate değer bulduğu yasal reformlar; kadın erkek eşitliğinin Anayasal güvence altına alınması, Medeni Kanun, İş Kanunu, Ceza Kanunu, Ailenin Korunmasına Dair Kanun ve Belediyeler Kanunu başta olmak üzere tüm yasaların toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifinden yeniden düzenlenmesi, ayrımcılıkla mücadele eksenli bir sosyal politikanın çerçevesini belirleyen Özürlüler Kanunu'nu yürürlüğe girmesi, çocukla ilgili tüm işlemler için çocuğun yüksek yararına öncelik verilmesi ilkesinin benimsendiği Çocuk Koruma Kanunu, Türkiye'nin kritik sorun alanlarına gerçekçi ve kalıcı çözümler içeren düzenlemelerdir. Toplumsal değişim ve dönüşümlere ivme kazandıran, arzulanan değişimi harekete geçiren yasal düzenlemelerin yanında, sosyal politikalara daha fazla kaynak aktarılarak uygulamaya dönük adımların hızlanması ile toplumda da dezavantajlı gruplara ve sorunlarına yönelik bir bilinç ve duyarlığın oluştuğu gözlenmektedir. Toplumsal dönüşümler çok zor ve uzun bir süreci gereksinmekle birlikte, yaklaşık beş yılda yapılan reformlar ve bu reformların ışığında atılan adımların kazanımları göstergelere yansımaya başlamıştır. Her türlü ayrımcılıkla mücadele konusunda önemli bir aşama kaydeden ülkemizin bundan sonraki adımları da çocukların, kadınların, özürlülerin insan olmaktan doğan haklarını geliştirip güçlendirecek ve bizleri hizmetlerin her bireye yeterince ulaştığı, kimsenin ihmal edilmediği, kimsenin imtiyazının olmadığı ve adalet, eşitlik duygusunun herkes tarafından güçlü bir şekilde hissedildiği bir Türkiye'ye taşıyacaktır. Sonuç olarak demokrasinin gelişmesi ve eşitlikçi, katılımcı, çoğulcu bir demokratik kültürün oluşmasının önündeki en önemli engel olan toplumsal cinsiyet ayrımcılığı ile mücadele başta olmak üzere her türlü ayrımcılıkla mücadeleyi artan bir çaba ve heyecanla sürdürdüğümüz bu umut verici süreç bundan sonra da aynı kararlılıkla sürdürülecek, ve Türkiye töre ve namus cinayetleri, aile içi şiddet, yoksulluk, dezavantajlı gruplara yönelik insan hakkı ihlalleri gibi birçok sorunu aşarak gündeminden çıkaracaktır. *Nimet Çubukçu, Devlet Bakanı EŞİT ŞARTLARDAKİ KADIN VE ERKEK İLE DAHA GÜÇLÜ YARINLARA Toplumsal cinsiyet, iki cins arasındaki, biyolojik farklılıklardan ziyade, bir kadının ya da bir erkeğin toplumda ne şekilde algılandığı, toplumun kendisinden ne şekilde davranmasını ondan beklediği ile ilgili bir kavramdır. İşte tam da bu nedenden ötürü, kadın ve erkek olmak farklı toplumlarda, farklı değerlerle ilintilendirilir. Toplumların geleneklerini ve kültürel değerlerinin birer yansıması olan atasözlerinde de kadın ve erkeğe atfedilmiş bulunan bu farklı bakış açısı ve değerler sistemini açık bir biçimde görmek mümkündür. Kadın ve erkek görev tanımlarının çok kesin bir biçimde birbirinden ayrı olarak düşünüldüğü Türk toplumunun bu değer yargıları da atasözlerimize tüm açıklığı ile yansımış bulunmaktadır. Örnek vermek gerekirse":Kızı bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya varır.Kızını dövmeyen dizini döver.Kadın kocasını isterse vezir, isterse rezil eder."gibi.. 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nde, kadının, erkeğin gerisinde kalmış bulunan statüsünün iyileştirilmesine dönük olarak pek çok alanda atılım süreci başlatılmıştır. Mustafa Kemal ATATÜRK' ün ideali, Türk toplumunda ve dünya üzerindeki tüm ülkelerde, eşitlikçi, laik, cinsiyet ayrımına meydan vermeyen bir sistemin oluşturulması idi. Bu ideal çerçevesinde, 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkartılmış, kız ve erkek öğrencilerin eşit koşullarda eğitim görmesi sağlanmış, 1926 yılında kabul edilen Türk Medeni Kanunu ile erkeğin çok eşliliği, tek taraflı boşanma hakkı kaldırılırken, kadına boşanma hakkı, velayet hakkı ve malları üzerinde tasarruf hakkı tanınmış, 1930 yılında çıkarılan Belediye Yasası ile kadının siyasete girmesinin yolu açılmış, 1934 yılında ise Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. Son başlığın bir neticesi olarak da, 1935 yılında 17 bayan milletvekili ilk kez TBMM'ne seçilerek göreve başlamışlardır. Türkiye'de, kadının çalışma hayatına katılımı, dünyanın gelişmiş ülkelerindeki biçimde bir seyir izlemiştir. Sanayi reformu ile birlikte, kadınlar evlerinden çıkarak, belli bir ücret karşılığında, işgücü piyasasına katılmışlar, kadının çalışması onu özgürleştirirken, çalışma mekanlarında kadınların da üstlenebileceği yeni görevler ortaya çıkmıştır. Kadın işgücünün, istihdamdaki artışına paralel olarak, artık kadınlar ücretsiz emek işçisi sıfatından sıyrılarak, önce sanayide, daha sonra da gelişme trendinde olan hizmetler sektörlerinde yerlerini almaya başlamışlardır.Başlangıçta, kadın işgücü yoğun olarak, vasıfsız bir nitelik gösterse de, bunun sonrasında kadının eğitim düzeyinin yükselmesiyle doğru orantılı olarak, kalifiye işlerde de çalışmaya başlamıştır. Toplam istihdamın %25'ini kadınlarımız oluşturmaktadır. İstihdam edilen kadınlarımızın %53'ü tarım sektöründe çalışmakta, bunun %83'ünü de ücretsiz aile işçisi olan kadınlarımız oluşturmaktadır. Sonuç olarak, kadın işgücünün halen en yoğun olduğu sektör tarımdır ve bu alanda çalışan kadınlarımız, büyük oranda sosyal güvence, emeklilik vb. haklardan yararlanamamakta, hatta yaratmış olduğu katma değer üzerinde tasarruf hakkı da kendisine çok sınırlı düzeyde tanınmaktadır. Kadınların işgücüne katılım oranı, 1990 yılında %34 seviyelerinde iken, bugün bu oran %25 seviyesine düşmüştür. Türkiye'de özellikle izlenen ekonomi politikaları neticesinde gerekli oranda istihdam yaratılamamış, her 13 kadına karşılık 87 erkek iş bulabilmiştir. Burada ifade edilmesi gereken önemli bir konu da, kadın işgücünün toplam istihdama katılım yüzdelerinin, genel istihdam sorunlarından bağımsız düşünülemeyeceğidir.Türkiye'de istihdam cephesinde ciddi bir atılım yapılması bir zorunluluktur.Aradan geçen süre zarfında, köyden kente göçün yoğun bir deneyim olarak yaşandığı Türkiye'de, kadınlarımıza gerekli oranda eğitim verilememesi, mesleki bilgi-beceri kazandırılamamasından ötürü, kadınlarımız kent işgücü piyasasına dahil olamamış, sadece evinde, ev işleri ve ailenin bakımını üstlenen kişi konumunda yaşamlarını sürdürmek durumunda kalmışlardır. Burada üzerinde durulması gereken diğer bir nokta ise, aile gelirine destek olmak isteyen kadınlarımızın, sosyal güvencenin olmadığı enformal alanlara kaymasıdır.(Evde ücret karşılığı çocuk bakmak, temizlik işlerini yapmak vb.). Bu tür işler ise, bazen statü olarak bazen de gelir düzeyi olarak düşük vasıflı işleri kapsamakta, bu işlerde çalışan kadınlar herhangi bir sosyal hak talep edemeden çalışmak zorunda kalmaktadırlar. Burada, kadınlarımız için yaratma azim ve kararlılığında olduğumuz, nitelikli iş olgusunun geri planda kaldığı bir gerçektir. Tarımdan sonra, ülkemizde kadınlarımızın en fazla istihdam edildiği ikinci sektör olarak hizmetler sektörünü görmekteyiz. Bu sektör içinde, kadınlarımızın aldığı pay, yaklaşık %20'ler civarındadır. Özellikle bu sektördeki bazı mesleklerin (Örneğin:öğretmenlik, bankacılık, sağlık alanında çalışanlar vb.) kadınlar için uygun olduğu kanaati toplumda yerleşmiş durumdadır. Kadın yoğun üçüncü sektör olan sanayi sektörü % 12'ler civarında bir kadın işgücü istihdamı yaratmaktadır. Kadın emeğinin ne yazık ki "ucuz" emek oluşu, en başta tekstil olmak üzere, hazır giyim, gıda, tütün gibi emek yoğun sanayi dallarında daha fazla kadın işgücünün tercih edilmesine neden olmuştur. Özellikle imalat sanayinde, teknik donanıma sahip, eğitimli kadın nüfusunun yüksek oranlar teşkil etmediği ülkemizde, kadın emeği hak ettiği değeri görememiştir. Diğer yandan, küreselleşme olgusu da, çeşitli yönleriyle Türkiye'de kadın istihdamı tablosunu etkilemiştir. Örneğin, özellikle kadınlarımızın yoğun olarak istihdam edildiği tekstil sektörü, Dünya Ticaret Örgütü'nün kotaların kaldırılması konusundaki kararı dolayısıyla, büyük sorunlarla karşı karşıya bulunmaktadır.İşsizlik ve yaşam standartlarının yükseltilmesi konularında pozitif anlamda bir ilerleme sağlanamamış, bu konularda kısa ve orta vade dikkate alındığında, özellikle gelişmekte olan ülkeler aleyhine bir tablo ortaya çıkmaktadır.. Bu aşamada, şimdiye dek ele aldığımız kadın işgücü olgusunda, eğitimin olmazsa olmaz rolünü vurgulamamız uygun olur. Türkiye'de eğitimin, her alanda en önemli itici güç olduğu fikri üzerinde, özellikle Cumhuriyet'imizin kuruluşundan bu yana ağırlıklı olmak üzere, üzerinde hassasiyetle durulmakta ve eğitim-öğretimin tüm uygulamaları da hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Bu doğrultuda, eğitimin her kademesinde kız çocuklarımızın okullaşma oranının arttırılması çabaları sürmekte, üniversite mezunu kadın nüfusun toplam mezun sayılarına oranı artmaktadırh. Bugün ülkemizdeki üniversitelerin kadın öğretim üyesi oranı yaklaşık %35'ler düzeyinde seyretmektedir. Mimarlarımızın yaklaşık %30'unu, doktorlarımızın yine % 30'unu, avukatlarımızın ise %25'ini kadınlarımız oluşturmaktadır. Ancak ne yazık ki bürokratik görevler açısından kadın sayımız son derece azdır.Bugün 81 ilimizde bir kadın valimiz yoktur.Bakanlık müsteşarlıkları açısından da tablo parlak değildir. Bugün kadınların işgücüne katılma oranı Fransa'da %69, Almanya'da %71.8, Danimarka'da %81.3 iken bizde %25'ler seviyesindedir.Görülen bu tabloyu hazırlayan faktörleri dikkate alarak çözüm üretilmesi şarttır.Ülkemizde mevcut hükümet zamanında kamu kadroları için verilen bazı ilanlarda erkek olma şartının aranması ise son derece düşündürücüdür.Aranan elemanın mühendis ve muhasebeci olduğu ve fizikselde bir engel taşımadığı göz önüne alınırsa kadına biçilen rol görev nedir sorgusu akla gelmektedir. Türkiye'de, kadınlarımız çalışma hayatı konularında birçok engelle karşılaşmaktadır:Eğitim başlığındaki yetersizlik;işsizlik üreten ekonomik programların mağduriyeti;uzmanlık gerektirmeyen alanlarda kadın istihdamının yoğunlaştırılması;kayıtdışı istihdam ve buna bağlı sosyal güvence,emeklilik ve sağlık hizmetleri konusunda problemler;eşit işe eşit ücret uygulanmaması,bazı mesleklerin cinsiyetlere göre kalıplaştırılması,özellikle çocuk sahibi olduktan sonraki yetersiz destek sonrası mecburi işten ayrılmalar;ekonomik kriz dönemlerinde ilk işten çıkarmaların kadınlarda yoğunlaşması;kadın işgücünde örgütlenme azlığı,özellikle ülkemizde tarım da yaşanan problemlerin en başta kadınlarımıza yansıması ve ortaya çıkan göç olgusundan etkilenim gibi başlıklar kadının iş hayatı açısından önemli bariyerlerini oluşturmaktadır. Kadının toplumdaki yerinin iyileştirilmesi konularında henüz istediğimiz noktada değiliz. Türkiye'de yaklaşık 6 milyon kadın okuma yazma bilmiyor. Yine yaklaşık 1 milyon kız çocuğu okula gidemiyor. Çalışan kadınlar, aynı işi yapmalarına karşın erkeklerden % 25 daha düşük ücret almaktalar. Yaklaşık %80'lik bir oranda kadın, ya eşinden, ya babasından veya yakınları tarafından fiziksel şiddete maruz bırakılıyor. İşte asıl bu manzaralara çözüm bulabilmek önemli. Sadece yasal düzenlemelerle, gerçek hayatta yaşananlar ne yazık ki değiştirilemiyor. Bu tabloyu değiştirmek için ne yapılabilir? Biz kadınlar olarak ne yapabiliriz? Eğitim en önemli unsur. Olmazsa olmaz temel hedef, her yaştaki, her sosyal düzeydeki kadının eğitimi. Bir diğer unsur,bilgilenmek. Haklarını iyi bilmek. Kadını koruma amaçlı konulmuş olan düzenlemelerin kadınlarımız tarafından özümsenmesi, yapılan değişiklikleri günü gününe takip etmek, edenlerden bilgi almak. Bir başka önemli unsur, kadının ekonomik özgürlüğünü elde etmesi için elinden geleni yapması. Küçük, büyük olması önemli değil. Önemli olan katma değer yaratabilecek bir alanda kendini geliştirmek. Bu bir el becerisi olabilir, bir sanat dalı olabilir, ya da ücretli olarak bir işletmede çalışmak olabilir. Kadın özgür olabilmek için, ekonomik özgürlüğüne sahip çıkmak zorundadır. Bu arada, iş sadece kadının eğitimiyle bitmiyor. Kadın aynı zamanda anne, evin temeli. O halde anneler çocuklarını eğitirken, erkek çocuklarının eğitimi üzerinde de hassasiyetle durmalılar. Kız kardeşleriyle elele, omuz omuza yaşam konusunda daha çocukluk çağlarında anneler erkek çocuklarını da eğitmeliler. Yani şu bilinç toplumda yerleşmeli: Erkekler birçok konuda kadınlara ancak yardım ederlerse kadınlar bir yerlere gelebilirler değil de kadın ve erkek el ele verirse ancak başarı yakalanabilir. Bu noktada kadınların siyasette eşit temsil ve katılımı neden gereklidir, kadınlar siyaset arenasında neden bu kadar az yer alabilmektedir, bu soru ve sorunlara dair görüşlerimi de sizlerle paylaşmak istiyorum. Türkiye'de nüfusun yarısını kadınlar oluşmaktadır. Türk kadını, seçme ve seçilme hakkını 1934 yılında elde etmiş olmasına karşın, siyasi organlardaki temsil oranı çok düşük düzeylerde gerçekleşmiştir. Bugün yerel meclislerde yüzde 1, TBMM'de yüzde 4.4 olan kadın temsili oranlarını göz önüne aldığımızda, alınan karar ve çıkartılan yasalarla, üretilen politikalarla, kadın gereksinim ve tercihlerine yeterince yer verilmediğini söylemek çok da yanlış bir saptama olmaz diye düşünüyorum. Bu konuyu sizlerle paylaşmak istememin temelinde ise insani gelişmişlik düzeyimizi ancak kadın katılımıyla yukarı çekebileceğimize olan inancımdır. Eğer bir ülkede kadınlar, kaynak ve fırsatlardan, erkeklere kıyasla eşitsiz, hatta çok cüzi denilebilecek bir oranda yararlanmakta iseler, 'Ne yapmalı?' sorusunu kendimize daha gür bir sesle sormalıyız. Günümüz demokrasi anlayışları içerisinde 'siyasette' ve hatta 'iş yaşamında kadın kotası' gibi özel önlemler alınarak, kadınların eksik temsili giderilmeye çalışılmıştır. Hiç değilse belli bir gelişmişlik düzeyine ulaşana kadar... Bu yöntemler, gelişmiş ülkeler tarafında da uygulanmış ve halen de uygulanmaktadır. Türk kadını Cumhuriyetimizin ilanı ile beraber aydınlık ve çağdaş bir yolda yürüyüşüne başlamıştır.Kazanılan kanuni haklar bugün bizi eleştirme cüretini gösteren pek çok Avrupa ülkesinden önce gerçekleşmiştir.Ancak yıllar içinde kanun yapma açısından gelişmeler ortaya konsada neyazıkki uygulama noktasında geride kalınmıştır.Kadına bakış açısı çok önemlidir.Kadından sorumlu bakanımızın kadının sesi olan sivil toplum örgütleri ile mahkemelik olması,kadına karşı şiddet ve töre cinayetleri ile ilgili komisyon raporu açıklanırken TBMM'de bulunma zahmetini göstermemesi veya yine iktidar partisine mensup bazı belediye başkanlarının nikah törenlerinde dağıttıkları kitapçıklar içinde kadına bakış açılarını ortaya koyan yaklaşımlar sorgulamalarımızı arttırıyor. Ulu Önder Atatürk'ün şu sözlerini hiç unutmayalım; "İnsan topluluğu, bir ulus erkek ve kadın denilen iki cins insanlardan oluşmaktadır. Olabilir mi ki, bir kitlenin bir parçasını ilerletelim. Diğerini göz ardı edelim de, kitlenin tamamı ilerlemiş olabilsin? Mümkün müdür ki bir toplumun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça diğer kısmı göklere yükselebilsin? Şüphe yok, ilerleme adımları, dediğim gibi iki cins tarafından beraber, arkadaşça atılmak ve gelişme sahalarında ve yenilikle birlikte mesafe almak gereklidir. MHP'nin Kadın ve Dezavantajlı Gruplar Politikası Hediye Akdere* Kadınlar insanın diğer yarısını oluşturan erkeklerle hayatın kalanını oluşturan her varlıkla ahenk içinde, saygıyı hak ederek ve saygı duyarak hayata katkı sağlamalı, kültürümüzün bize yüklediği misyonu unutmadan sahip olduğu insan olma sermayesinin hakkını vermelidir. Siyaset toplumu farklı ya da ortak sorunlarına çözüm üretmek için oluşturulan bir kurum ise kadınların bu oluşum içinde bulunmaları bir gerekliliktir. Siyasal yaşam dahil, toplumun bütün alanlarına kadın ve erkeğin dengeli katılımı, kadın erkek arasında etkin bir fırsat eşitliğinin aile ve çalışma yaşamını da kapsayacak şekilde hayata geçirilmesi demokratik toplumun vazgeçilmez koşuludur. Engellilerle ilgili düzenlemelerde temel ilke engelli bireylerin ihtiyaçlarını diğer bireylerinki gibi eşit önemde olduğu, bu ihtiyaçların toplumsal planlamalarda esas alınması ve ayrımcılığı ortadan kaldıracak eşit katılım fırsatını tanıyacak biçimde kullanılması olmalıdır. Engellilerin temel sorunlarının başında eğitim, sağlık, çalışma hayatı, sosyal güvenlik ve toplumsal hayata uyumları gelmektedir. Bu sorunların çözümüne yönelik özel düzenlemeler anayasamızda ki hükümlere rağmen sorunların giderilmesini sağlamamıştır. Mevzuatın dağınıklığı, hizmet sunumunun farklı kurumlar eliyle koordinasyonsuz yürütülmesi, standart uygulamaların olmaması temel sebeplerdir. Hizmetlerin sağlıklı biçimde planlanması kaynakların rasyonel dağılımı, konu ile ilgili özel politika ve hizmet modellerinin oluşturulmasını gerektirmektedir. Mevzuat içinde dağınık şekilde bulunan özürlü bireylere yönelik yasal düzenlemeler genel bir bütünlüğe kavuşturulmalıdır. Kadınların işgücüne katılımı sürdürülebilir kalkınmanın önemli bir unsuru olarak kabul edilmekle birlikte iş gücüne katılım oranları düşük olup, yıllara göre azalma göstermektedir. Köyden kente göçün yoğunlaşması neticesinde, kente gelen kadın eğitim ve beceri eksikliği sebebi ile işgücüne katılamamaktadır. Kadınların eğitim düzeyi arttıkça işgücüne katılım olanakları artmaktadır. Ancak eğitim kademesinde de kadınlar için bir eşitsizlik söz konusudur. Çalışma yaşamına girebilen kadınların kariyerinde yükselme doğrultusunda tüm potansiyelini ortaya koyabilmesi için ev ve iş yaşamını uzlaştırmadaki sorunlarının giderilmesi gerekmektedir. Bu sebeple kreş, gündüz bakımevi gibi destek kurumları yeterli sayıya ulaştırılmalıdır. İdeal aile toplumunda sağlıklı bir aile yapısı dolayısıyla sağlıklı bir toplum yapısı için kadın hakları konusunda söylenebilecek ve yapabilecek şeyleri doğru bir zemin üzerine inşa etme zorunluluğu vardır. Bu bağlamda; 1)Kadın sorunlarını cinsiyetçilik üzerine kurgulayıp bir çatışma haline getirmeden kendi doğal zemininde çözmeye çalışmak için kadının kimliğinin yeniden tanımlaması. 2)Namus, iffet gibi ahlaki kurallar tanımlanırken sadece kadın üzerinden değil insana vurgu yapılması. 3)Evlilik ve aileye yönelik aile değerlerini koruyucu eğitim programlarına erkeklerinde dahil edilmesi. 4) Töre cinayetleri ve intihar olaylarının sık görüldüğü şehir ve bölgelerde alan araştırması yapılarak hazırlanacak raporlar çerçevesinde özel hizmet programları hazırlanması. 5)Kadınların eğitim düzeyleri yükseltilecek, kalkınma sürecinde, iş hayatında ve karar alma mekanizmalarında daha fazla rol almaları sağlanacak toplumsal konumların güçlendirilmesi. 6)Siyasi partiler ve seçim kanununda değişikliklerin yapılması ve kadının temsili meselesinin öncelikle ele alınması. *Hediye Akdere, MHP Kadın Kolları Başkanı ENERJİ POLİTİKALARI AK Parti ENERJİ Taner YILDIZ Enerji konusunda genel bir fotoğraf çekersek önümüze şöyle bir kare geliyor. Türkiye 3096 sayılı yasadan 4628 sayılı yasaya geçiş dönemini pratikleriyle birlikte yaşıyor. Nedir bunlar; artık özel sektörün, serbesleşmenin, liseralleşmenin enerji sektörüne hakim olması demektir. Bunun düşünülmüş olması aynı zamanda bunun pratiğini de hemen yanıbaşında hazır hala getirmiyor. İngiltere gibi ülkede dahi, bu 9 hanelik ana değişimden geçerek geldi. Gelişmekte olan ülkeler arasında bulunan Türkiye'nin büyüme hızı normalde gelişmiş ülkelere göre çok yüksek. Bu enerjideki büyümeyi de zorunlu olarak bir buçuk katıyla çarptığımızda nerdeyse yüzde 8, 9'lar civarında enerji sektöründe büyümeyi yanında getiriyor. Bunun şöyle bir yan tesiri var, enerjide büyümekte olan ülkeler yatırımları tarife yoluyla ister kamu yatırımları olsun ister özel yatırımlar olsun, tarife yoluyla müşterilerden yani vatandaşlarından almak zorundadırlar. Dolayısıyla Halkımızın vatandaşımızın yüksek bulduğu ama üreticilerin düşük bulduğu bir elektirik olgusundan kavramından bahsediyoruz. Dolayısıyla bu değişimi yönlendirmek, yönetmek öyle tek düze bir iş değil. Özellikle son 4 buçuk yılda AK Partinin yaptığı reform niteliğindeki kanun değişiklikleriyle beraber bunun dağılımı düzenlendi. Yenilenebilir enerji kaynakları kanunundan, petrol piyasası kanununa, doğalgaz piyasası Kanununa varıncaya kadar bir çok kanun değişiklik yapıldı. Enerji verimliliği Kanunu Meclis Genel kurulu kapanmadan önce gerçekleştirildi. Bu neyi getiriyor öncelikle arz güvenliğini tehdit edecek olan enerji yatırımlarının Öncelikle yerli kaynaklardan sağlanmasıyla alakalı önemli değişiklik oldu. Yerli kaynaklar arasında ne var. Özellikle hidrolelektirk santraller, rüzgar santrallerimiz, jeotermal, biomat var, bio enerji var, Güneş ere var. Kendini yenileyen kaynaklar Türkilenin enerji starajisinde önemli bir yere sahip. Hepimizin bildiği gibi Bir olgu var , oda şu; bütün yerli kaynaklarınımızı harekete geçiriyor olsak dahi Türkiye'nin büyümesine Yetmediğini gösteriyor. Hem Ulularası sermayenin Türkiye'ye gelmesiyle beraber hem Nükleer enerjinin gündeme geleceği, hem de bir kısım ithal enerji kaynaklarının gündeme geleceği aşikardır. Türkiye, 2006 yılında 137 milyar dolarlık ithalatının Yüzde 21 ine karşılık gelen 28 buçuk milyar dolarlık giderini enerji oluşturmaktadır. Bu enerji giderlerinin azalması hem cari açığın hemen hemen yarısını oluşturan girdinin düşürülmesi Bu açıdan da çok önemli, hem milli politikamız açısından hem de yerli kaynaklarımızın hakerete geçirilmesi açısından. Kamu artı özel sektör sabit sermaye yatırımlarının özel sektör lehine kullanılmasını öngördük. Ak Parti olarak bunu öngördük. Seçim beyannamemizde de, acil eylem pilanlarımızda da bunun önünü açacak konular var. Hükümetimiz hem enerji maliyetlerini düşürme hem de enerji arzını artırmayı hedefliyor. Birbirine ters gibi görünen bu oluguyu yönetme arzu su var. Bunun için çok ciddi bir yapılanma ortaya konuyor. Enerji deyince aslında birçok konu gündeme geliyor. Petrolden, doğalgaz boru hatlarından, yerli kaynaklardan, Maden kanunundan hemen hemen bütün sanayi sektörünün dinamizmi olan bütün bu çalışmalarda biz şunu anlıyoruz. AK Parti hükümetinin kamuoyu beklentilerinde de görüldüğü gibi, İki partili bir siyasi hayatta tekrar iktidara gelmesiyle durmak yok yola devam dediğimiz konsept ile, kaldığımız yerden devam edeceğiz. AK Parti önümüzdeki 5 yılda ülkemizi, enerjide kendi kendine yetebilen ülke olma hedefine ulaştırmanın yanında bölgesel ve uluslar arası projelerde de Türkiye'ye önemli bir konuma getirecek. Türkiye'nin Enerji Hamlesine İhtiyacı Var Hasan Kazdağlı* Enerji ihtiyacı sürekli artan bir ülkedeyiz. Tüketim hızla artıyor. Bu Türkiye'nin aynı zamanda potansiyelini ortaya koyan bir durum. Türkiye'nin hem ekonomi olarak hem nüfus olarak da büyüdüğünü biliyoruz. Ama buna uygun tedbirlerin, enerji alanında alınmadığını da ne yazık ki görüyoruz. Mevcut iktidar döneminde enerji biraz daha kronik bir hal aldı. 2030 yılına bir projeksiyon yapıldığında dünyadaki enerji ihtiyacının yüzde 50-60 civarında artacağı tahmin ediliyor. Türkiye'nin bu dönemdeki artış hızı dünyanın 2 katı düzeyinde. 2030'da Türkiye'nin enerjiye olan talebi yüzde 160 artacak. Bu öngörü Türkiye'nin enerjiye olan ihtiyacını açıkca ortaya koyuyor. DP enerji konusunu Türkiye'nin kritik alanlarından biri olarak bakıyor. Projeksiyonu sürdürdüğümüzde Türkiye doğalgaz ve petrolde yüzde 80'lere varan bir oranda dışa muhtaç olacaktır. DP'nin geçmişine baktığımızda bir "Barajlar Kralı" efsanesiyle karşılaşırız. 1950'lerin Başbakanı ve Demokrat Parti'nin 4 kurucusunda biri olan Adnan Menderes ile başlayan baraj yapımı ve enerji üretimi AP döneminde Süleyman Demirel'in Başbakanlığı döneminde de sürdü. Güneydoğu Anadolu Projesi de DP'nin geçmiş iktidarlarının eseridir. DP, bu alanda geçmişteki çizgisini aynen sürdürecektir. Hidroelektrik enerji konusunda yatırımlar devam edecektir. DP bu konuda "Baraj efsanesi"ni yeniden yaşatacaktır. Ama doğayı tahrip etmeden, doğanın güzelliğini çirkinleştirmeden bunu yapacaktır. Artık küresel ısınmanın bir tehdit olarak önümüzde durduğu bir dönemde insan ve çevre dostu yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelinmesi kaçınılmazdır. DP de bunu yapacaktır. Enerji politikasının önceliği atmosfere yoğun karbondioksit salınımına sebep olan yakıtların alternatiflerini Türkiye'de yaygınlaştırmak olacaktır. Bu da fosil yakıt bağımlılığını azaltmaktan geçiyor. Su, güneş, rüzgar, jeotermal enerji kaynaklarına daha çok yönelinmeli ve öncelik verilmelidir. Özellikle jeotermalde yerel kaynaklara ve inisiyatife rol verilmelidir. Bu alan teşvik edilmelidir. Türkiye bir enerji koridoru olma yolunda ilerliyordu. Bu yöneliş AKP iktidarında esaslı bir darbe yedi. Türkiye'nin Hazar ve Orta Asya'nın enerji kaynaklarıyla bütünleşme çabası, ne yazık ki, dış politikadaki beceriksizliğe kurban gitti. Bu beceriksizliğin son halkası Hazar ve Orta Asya gazının ve petrolünün Avrupa'ya aktarılmasında Türkiye'nin devreden çıkartılması oldu. Türkiye enerji koridoru olma vasfını güçlendirmelidir. Enerji nakil hatlarını muhakkak oluşturmalıdır. Aynı zamanda 90 günlük rezervlerin tutulabileceği yapılanmaya da gitmelidir. Türkiye'de enerji piyasası rekabetçi ve liberal bir alan haline dönüştürülmelidir. Sadece böylesine bir düzenleme bile enerji tüketimini belli ölçüde ucuzlatacaktır. Bunun yanına linyit, bor gibi yer altı zenginliklerimiz de kullanılabilir hale dönüştürülürse enerjinin ucuzlaması desteklenmiş olacaktır. Doğaldır ki, hidrojen enerjisi, nükleer enerji gibi modern dünyanın başvurduğu enerji çeşitlemesine Türkiye'nin de yönelmesi gerekiyor. Türkiye'nin hedefi 2023'e kadar 5 bin megavatlık kurulu nükleer güce ulaşmak olmalıdır. Türkiye'nin yaklaşık 10 bin ton civarında uranyum rezervi vardır. Bu rezerv kullanılmalıdır. Ancak nükleer enerji konusunda çevreye ve insana zarar vermeyecek her türlü tedbir alınmalı ve bu alan tehlike olmaktan çıkartılmalıdır. Başta Enerji Piyasası olmak üzere, enerjiyle ilgili bir çok kurum ve kuruluş, rekabete açık bir piyasa ve yeni alternatif enerji kaynaklarının öne çıkacağı bir anlayış çerçevesinde yeniden düzenlenmeye ihtiyaç duymaktadır. *Prof. Dr. Hasan Kazdağlı, DP Denizli Milletvekili Adayı ve Pamukkale Üniversitesi Eski Rektörü Devlet, Neden Enerjinin Dışında Bir Olgu Değildir? Mustafa Özyürek* İster bir insan vücudu, fiziksel bir iş, bir oluş; ister bir mekanik iş, elektronik işlem ya da bütün bunların dışında iktisadi gelişme için gerekli olan endüstri, tümü kaçınılmaz olarak bir enerjiye ihtiyaç duyarlar. İnsan için gerekli enerjinin sağlanması muhtelif gıdalar ve onların tüketimi ile mümkün olurken, endüstride bu ihtiyaç petrol, doğalgaz, kömür vb. gibi hidrokarbonlar ya da su veya rüzgar gibi yenilenebilir kaynaklar aracılığı ile karşılanır. Denilebilir ki, enerji gücün temel kaynağıdır. Dolayısıyla, konu ülkeler ve üzerinde konumlandığı bir coğrafya olduğunda, içinde enerjinin ve enerji kaynakları ile onların ulaştırma yollarının bulunmadığı bir "jeopolitik" tanımının yapılabilmesi mümkün değildir. Söz konusu doğal kaynakların kullanılmasıyla üretilen enerji yapısı gereği saklanabilir, stoku yapılabilir nitelikte bir emtia olmadığından üretimi, taşınması, arz güvenliği vb. bakımlardan herhangi bir iktisadi malın olmadığı kadar planlama ihtiyacı gerektirir. Enerjinin bu niteliği, sayılan özelliklerinden dolayı piyasanın kar güdüsü ile yönlendirilmesine bırakılamayacak ölçüde stratejik önem taşır. Enerji, ülke güvenliğinden, yurttaş refahına, iktisadi büyümeden dünya pazarlarında ürün rekabet gücünün sağlanmasına kadar geniş bir alanı ilgilendiren, bir toplumun, bir ülkenin "olmazsa olmaz" koşullarından biridir. Ham petrol, doğalgaz, su, kömür, rüzgara dayalı olarak üretilebileceği gibi, uranyum ve günümüzde önem kazanmaya başladığı görülen toryuma dayalı bir biçimde nükleer kaynaklı olarak da üretilebilir. Doğal kaynak gamının bu kadar geniş olmasına rağmen, bu girdilerin, dünyanın belirli coğrafyalarına özgü bir karakter arz etmesi, bu kaynaklara sahip olma; söz konusu kaynaklara sahip olunmadığında da en düşük maliyet ve en emin yollarla bu kaynaklara ulaşma önemli hale gelmektedir. Özellikle hidrolik ve termik kaynaklara dayalı yatırımların, yaratılan kapasiteye göre büyük tutarlı parasal kaynaklar gerektirmesi, söz konusu yatırımların genellikle devlet eliyle yapılması sonucunu doğurmaktadır. Üretilen enerji temelinde kaynak dağılımına devlet aracılığı ile yapılan bu etkinin her zaman serbest piyasa dinamiklerine uygun olması beklenemez. Enerji sektörüne devletin, kaynak dağılımına olan etkisine uygun ve paralel biçimde düzenleyici ve denetleyici bir fonksiyonla müdahil olmasının yegane nedeni de bu faktördür. Diğer taraftan, uluslar arası nitelikte enerji hatları, boru hatları vb. yatırımların hem uluslar arası anlaşmalara dayalı olarak yapılması, hem de bu türden yatırımların doğrudan ülke çıkarları ile ilgili olması ve sonuç itibarı ile bir uluslar arası diplomasi gerektirmesi, kendisini, özel kararlara dayanan özel yatırımların boyutunu aşan çapta sorunlar olarak gösterir. Bu nedenlerle, hukukunun da, sonuçlarının da ülke çapında etkileri olan enerji yatırımları, her safhasında, devlet denetim ve gözetiminden uzak tutulamayacak kadar hassas ve ulusal sorunlar olarak görülmelidir. * Mustafa Özyürek, CHP Grup Başkan Vekili MHP Enerji Politikaları Oktay Vural * Partimizin Enerji alanındaki vizyonu; Ülkemizin kalkınması için gerekli enerjiyi güvenli bir şekilde temin etmek, enerji açısından sahip olduğumuz stratejik konumu değerlendirmektir. Misyonumuz ise; Enerji piyasasında rekabet ortamı yaratılarak sektör verimliliğinin arttırılması ve şeffaflığın sağlanması, ülkemizin Enerji Koridoru ve terminali işlevini üstlenmesi, enerji talebinin karşılanmasında dışa bağımlılık oranı giderek artan ülkemizde enerji güvenliği için gerekli faaliyetlerin önceliklendirilmesi, enerji kaynaklarının değerlendirilmesi ve tüketilmesinde çevre ile etkileşimin dikkate alınarak sürdürülebilir kalkınma çerçevesinde faaliyet gösterilmesi, enerji teknolojileri çalışmalarının yoğunlaştırılması suretiyle enerji politikamızın uygulanması olarak belirlenmiştir. Sürdürülebilir kalkınmanın temel yapı taşı olan enerjinin, zamanında, kesintisiz, yeterli, çevreyle uyumlu ve düşük maliyetle temini birinci stratejik amacımızdır. Bunun için Enerji güvenliği karar alma sürecinin temel belirleyicisi olacaktır. Bu kapsamda; nükleer enerjiye geçilecek, doğal gazda Rusya'ya bağımlılık azaltılacak, doğal gazın depolanması sağlanacaktır. Enerji alanındaki ikinci stratejik amacımız yerli enerji kaynaklarımızın kullanılmasının artırılmasıdır. Bu çerçevede kömür, hidrolik, jeotermal, rüzgar, güneş enerjisi, biyogaz, biodizel ve bioetenol enerji kaynaklarının kullanılmasının artırılması, yurtiçi petrol ve doğal gaz arama ve üretim çalışmalarında etkinlik ve "toryum"un yan ürün olarak kazanılması planlanmaktadır. Enerji alanındaki bir diğer stratejik amacımız enerjide tasarruf ve verimlilik artışının sağlanmasına odaklanmaktır. Bu stratejik amacımızla ilişkili bir diğer stratejimiz ise Enerji teknolojisi, malzeme ve ekipman sektörünün geliştirilmesidir. Enerji piyasasının düzenlenmesi etkin enerji politikalarının uygulanması için hayati öneme haiz olduğundan daha çok kamu kuruluşlarının faaliyette olduğu bu piyasanın düzenlenmesi hususunu da partimiz bir stratejik amaç olarak belirlemiş ve bu konudaki yöntem faaliyetleri saptamıştır. Enerji piyasasının düzenlenmesinde temel ilkemiz Sektörün liberalleşmesi, enerji piyasasında rekabet ortamı yaratılarak sektör verimliliğinin arttırılması ve şeffaflığın sağlanmasıdır. Enerjide çevre politikasında etkinlik adını verdiğimiz stratejik amacımızla da; doğal kaynakların yönetimi, insan sağlığı ve doğal dengenin korunması şartıyla sürdürülebilir bir kalkınmanın sağlanması ve gelecek nesiller için korunmuş bir doğal fiziksel ve sosyal çevrenin bırakılması hedeflenmektedir. Sera gazı emisyonlarının yaklaşık %85'i enerji sektöründen kaynaklanmakta olup, artan enerji tüketimine paralel olarak emisyon değerleri de artmaktadır. Gelecek nesiller için korunmuş bir doğal ve fiziksel ve sosyal çevrenin bırakılması hedefimize ulaşmak için uygulanacak yöntem ve faaliyetlerin belirlenmesinde bu alandaki uluslararası anlaşmalar ve yaklaşımlar esas alınmış ve toplumda tüm ilgili tarafların katılımı ile oluşturulacak bir eylem planı çerçevesinde, ilgili kuruluşlarca uyumlu olarak uygulanması prensibi benimsenmiştir. * Oktay Vural, MHP Genel Başkan Yardımcısı EĞİTİM POLİTİKALARI 180 Dakika belirleyici olmaktan çıkarılacak Muharrem İnce * Geçmiş seçimlere oranla, bu genel seçimlerde siyasal partilerin seçim bildirgelerinde eğitim sorunları daha fazla yer aldı. Bir öğretmen olarak, bunu sevindirici buluyorum. Dileğim, siyasi partilerdeki bu duyarlılığın devam etmesidir. Bu partilerden biri de benim partim CHP'dir. Eğitim reformu paketimizde yer alan başlıklara gösterilen ilgiyi çok olumlu bulmaktayım. Özellikle "ÖSS'yi kaldıracağımız" yönündeki tezimiz bu ilginin merkezinde yer almakta. Yıllarca bu sınava öğrenci hazırlamış biri olarak bana bunu nasıl kaldıracağımız sıklıkla sorulmakta. Şunu belirteyim ki bu tezimizin arkasında uzun yıllardır, çeşitli akademisyenlerce sürdürülen kapsamlı bir çalışma bulunuyor. Eğitimde sorun çözmek bütünsel bir bakış açısını gerektirir. Nedenlerini ortadan kaldıramadığınız bir sorunu çözemezsiniz. Üniversiteye girişte karşılaştığımız sorun, aslında iç içe geçmiş birçok sorunun sonucudur. Sürekli artan yükseköğretim talebi karşısında yetersiz bir yükseköğretim arzı, karşımıza 180 dakikada yaşamımızı belirleme gibi acımasız, adaletsiz ve bir o kadar da gerçekçi olmayan bir uygulamayı ortaya çıkarmıştır. Bizim ilk yapacağımız iş, gençlerimizin önüne konulan 180 dakika seçeneğini belirleyici olmaktan çıkarmak olacaktır. Ortaöğretime getireceğimiz çoklu ölçme değerlendirme, meslek liseleri ve meslek yüksek okullarına yönelik kapsamlı reform, üniversitelerimizin fiziki kapasitelerini ve olanaklarını en üst noktaya çıkarma, açık öğretim, interaktif yükseköğretim, ikinci öğretim, yan dal eğitimi gibi uygulamalarda yeniden yapılanma şu anki 180 dakika seçeneğini bizce belirleyici olmaktan çıkaracaktır. Bu sorunda ya da diğer sorunlarda olsun önemli olan soruna nasıl baktığımızdır. Biz 4,5 yıldır ortadan kaldırılan "ortak aklı" eğitim sistemimizde yeniden egemen kılacağız. İktidarımızın alacağı ilk kararlardan biri yeni bir eğitim şurası toplamak olacaktır. Şu anda dile getirdiğimiz önerileri orada tam bir ortak akıl ürününe dönüştüreceğiz. 4,5 yıldır yüksek öğretim kurumlarıyla sürdürülen kavga bizimle son bulacak. Üniversite sınavına yönelik projemizi, YÖK'le, üniversitelerle birlikte gerçekleştireceğiz. Zaten onlarda mevcut durumun sürdürülemez noktalara geldiğini bilmekteler, bu konuda neler yapılması gerektiğine dair önemli düşünceleri bulunmakta. Bizim iktidarımızda eğitimde hukuk yeniden egemen olacak. AKP iktidarıyla birlikte, eğitim alanında bir tür AKP hukuku yaratılmıştır. Düşünün, "Millî Eğitim Bakanlığı Ders Kitapları ve Eğitim Araçları Yönetmeliği" 2003–2007 arasında tam 14 kez değiştirildi. Bakanlık personelin yükselmesi ve atanmasıyla ilgili yönetmelik ile eğitim kurumlarına yönetici atama, öğretmenlerin atamasını düzenleyen yönetmelik her yıl değiştirilerek yürürlüğe kondu. Bu değişikliklerin arka planında elbette partizanca kadrolaşmak bulunmakta. Türkiye, kadrolaşmaktan kesinleşmiş ceza alan bir bakan ve müsteşara sahip olmuştur. Bu bile tek başına gelinen noktanın vahametini göstermektedir. Öğretmenlik mesleği, meslek olmaktan herkesin yapabileceği bir iş haline getirildi. Biz eğitimimizin adı gibi milli olmasını sağlayacağız. Değiştirilen programlarla eğitimimizin bu özelliği büyük yara almıştır. Dünyanın hangi ülkesinde görülmüştür, eğitim programı ithal etmek? AKP ile bunu da gördük. AKP'nin yıkıntı haline getirdiği eğitimimizi yeniden inşa edeceğiz. Bunu başarabilecek, kadroya da projelere de sahibiz. * Muharrem İnce, CHP Yalova Milletvekili Demokrat Parti'nin Eğitim Politikası Ömer Balıbey * Bugün Türkiye'de milyonlarca veli çocuklarının çağdaş bir eğitim alamadığının farkındadır. Okullar açıktır, ancak okula ait formasyonu öğrencilere aktarmada yapısal zorluklar mevcuttur. Çok az sayıda öğrenciye nitelikli bir eğitim imkanı veren eğitim sisteminin acilen yapısal bir reforma ihtiyacı vardır. Gelişmiş ülkelerde % 90'ların üzerinde olan okul öncesi eğitim, ülkemizde 6 yaş grubu için % 17 civarındadır. 3 , 4 ve 5 yaşlar bu oranın içinde yer almamaktadır. Çocuklarımızın zeka gelişiminin %70'nin tamamlandığı en önemli eğitim basamağı ne yazık ki tümüyle ihmal edilmektedir. Birinci önceliğimiz okul öncesi eğitimini zorunlu hale getirmek olacaktır. Okul öncesinin gelişmesi konusunda özel sektörlerde teşvik edilecektir. Ayrıca üstün zekalı çocuklarımızın eğitimi için de yeni eğitim imkanları, yeni okullar sağlanacaktır. Türkiye'de ihtiyaç duyulan öğretmen ihtiyacını gidermek için yeterli kadro tahsis edilecektir. Öğretmenlerin yetiştirilmesi Anadolu öğretmen liselerine eğitim fakültelerine arz talep dengesi dikkate alınarak ve yüksek öğretimle iş birliği yapılarak gerçekleştirilecektir böylece Milli Eğitim Bakanlığı ihtiyaç duyduğu kadar öğretmen sayısını ve branşını iş birliği yaparak yetiştirecektir. Şu an görev yapan öğretmenler bulunduğu illerin eğitim fakültelerinde hizmet içi eğitimi alacaklardır. Okul gelişim modeli çerçevesinde öğretmen kendisini bulunduğu yörede ve yerde böylece mesleki bilgisini geliştirecektir. İlköğretim okullarında 4. sınıftan itibaren öğrencilerin yönlendirilmesine önem verilecektir.ayrıca 6. sınıftan itibaren de çok kapsamlı ve profesyonelce bir rehberlik çerçevesinde öğrencilerin yetenekleri tespit edilecek ve yönlendirme yapılacaktır. OKS'nin bir zaman süreci içerisinde kalkması değerlendirilecek, alternatifler üretilmeden sistem bir anda değiştirilmeyecektir. Meslek liselerinin mevcut sayıları şu an 4230 civarındadır. Meslek liseleri sayısı iki katına çıkarılacaktır. Yeni açılacak Meslek liseleri kurulacak organize sanayileri ile küçük ve orta ölçekli kobilerin yanlarında amaçlarına uygun şekilde eğitim verecektir. Eğitim üretim içindir, Üretim markalaşmak içindir, Markalaşmak Dünya standartlarında söz sahibi olmak içindir sloganıyla böylece meslek eğitimi gerçek alanlarında ve amacına uygun şekilde yapılandırılacaktır. Sivil toplum örgütleri, sektör temsilcileri, usta ve ustabaşları iş ortamında yani mesleki eğitimin içerisinde katılımcı olarak bulunacaklarıdır. Mesleki eğitimin %70, akademik eğitimin %30'lara ulaştığı bir eğitim politikası hedefliyoruz. ÖSS'nin kaldırılması yerine 1.620.000 öğrencinin biriktiği üniversite kapılarında yoğunluğu azaltmak gerekmektedir. Şu an 486 olan ve %32 oranına denk gelen meslek yüksek okulu sayısı ve kapasitesi artırılacak, ayrıca bir taraftan da bu okullarda köklü reformlar yapılacaktır. Bu yüksek okulları kader olmak yerine bir şans ve yeni bir alternatif okul olarak yeniden değiştireceğiz. Meslek yüksek okullarına mutlaka hazırlık sınıfları 1 + 1 olarak yabancı dil eğitimi konulacaktır. Böylece öğrenciler iki lisan bilen ve bir meslek sahibi olarak mezun olacaklardır. Ayrıca meslek yüksek okullarında ön lisans eğitimi alan öğrencilerin dikey geçişle bugün %10 olan lisans eğitimine geçme şansını % 50 ye çıkartarak onlara lisans eğitimi yapma şansı vereceğiz. Akademik liselerde okuyan öğrencilerimizin de üniversite girişlerinde 10. sınıftan itibaren seviye tespit sınavlarıyla bilgi ve becerilerini ölçeceğiz. Öğrencilerimizin almış oldukları bu notlar ile bitirme sınavları notlarının ortalaması birleştirilerek üniversiteye girmelerinde önemli bir mezuniyet belgesi olarak ellerinde bulunacaktır. Üniversiteler kendi öğrencilerini seçme şansını kendi ortamlarında değerlendireceklerdir. Demokrat Parti üniversitelerde kılık kıyafet konusunda bir zorlama getirmeyecektir. Öğretmenlere maaşları kadar ders ücreti verilecek, öğretmenler için toplu konutlardan emekli olana kadar maaşlarından kesinti yapılarak konut imkanı sağlanacaktır. Aynı imkanlardan emekli olan öğretmenlerde yararlanacaktır. Öğretmenlerin yurt içi ve yurt dışı gezilerle bilgi ve kültürleri artırılacak bu çalışmalar okullar tatil olduktan sonra yapılacaktır. Özürlü çocuklarımız için her türlü eğitim imkanı sağlanacaktır. Ayrıca mega eğitim kampüsleri yapılarak her türlü eğitim imkanlarının sağlandığı çok kapsamlı okullar bu kampüsün içinde yer alacaktır. * Ömer Balıbey, İstanbul Milli Eğitim Eski Müdürü ve DP İstanbul 2. Bölge Milletvekili Adayı Eğitimde de Tek Başına MHP Yeter! Murat Şefkatli* Allah'ın takdiri ve yüce milletimizin desteğiyle, MHP'nin tek başına iktidarında, Türkiye'nin geleceğini ve yükselişini; Türkçe konuşan, Türkçe düşünen, Türkçe üreten, Dünyayı iyi okuyabilen bireyler gerçekleştirecektir. Bu nedenle millî kimliğe ve evrensel kişiliğe sahip bireylerin yetişmesini sağlayan nitelikli eğitim vazgeçilmez hedefimizdir. Gençlerimizi dünya standartlarında donanımlı hâle getirmek ve rekabetçi özelliklerle geleceğe hazırlamak için önceliklerimiz şunlardır: Millî Eğitim Bakanlığı teşkilâtı yeniden yapılandırılacaktır. Eğitimde millî ve manevî hassasiyetlerimiz göz önünde bulundurulacaktır. Talim ve Terbiye Kurulu katılımcı ve yarı özerk bir kurum hâline getirilecektir. Ülkemizin insan gücü ihtiyacı dikkate alınarak, Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde, öğrenci ölçme, değerlendirme ve planlama merkezi kurulacaktır. 'Millî Eğitim Akademisi' derhal faaliyete geçirilecek, öğretmen yetiştirme esasları yeniden belirlenecektir. Üniversiteler, akademik, malî ve idarî özerkliğe kavuşturulacaktır. Üniversitelerin bir kısmı ihtisas üniversiteleri hâline getirilecektir. Sanayici-üniversite işbirliği güçlendirilecektir. Zorunlu Eğitim 12 yıla çıkarılacaktır. Meslekî ve teknik alanda eğitim veren okullar dünyadaki sektörel gelişmeler dikkate alınarak yeniden yapılandırılacaktır. Özel dershaneleri özel okullara dönüştürme projesine ağırlık verilecektir. Ortaöğretimden yükseköğretime sınavsız geçiş kademeli olarak uygulamaya konulacaktır. Eğitimde imkân ve fırsat eşitliği sağlanacak, okullar arasındaki gelişmişlik farkı giderilecektir. Okul öncesi kurumların sayısı ve nitelikleri artırılarak okul öncesi eğitim zorunlu hâle getirilecektir. İlköğretimin 6. sınıfından itibaren Kur'an-ı Kerim'i Okuma Anlama, İlmihâl, Peygamberimizin Hayatı gibi dersler seçmeli olarak okutulacak, böylece din eğitimi ve öğretimi ehil olmayan ellerden kurtarılacaktır. Özel eğitim ve rehberlik hizmetleri öğrenci merkezli ve kişiye özgü eğitim modelleriyle desteklenecektir. Öğrenci üzerinde disiplin/başarı ilişkisini kurabilmesi için öğretmenin eğitimdeki rolü daha aktif ve belirleyici hâle getirilecektir. Okullarımızın öğrenim materyalleri ve öğretim kadrosu ihtiyacı süratle karşılanacaktır. Yönetici seçme ve yer değiştirme işlemlerinde liyakat ve kariyer esas alınacak, öğretmen alımlarındaki farklı uygulamalar kaldırılacak, sözleşmeli öğretmen statüsüne son verilecek, bu statüdeki öğretmenler kadroya geçirilecektir. Öğretmenlerin sosyal ve malî haklarında iyileştirmeler yapılacak bu kapsamda her ay geliştirme ödeneği altında 230 YTL ödenecektir. Öğretim üyesi ve araştırmacı yetiştirilmesi amacıyla yurt içi/yurt dışı ortak lisansüstü programların sayıları ve nitelikleri artırılacaktır. Okullarımız ve çevresinde gençlerimizin uyuşturucu tehdidine maruz kalmaları engellenecek; okul-aile işbirliği etkin hâle getirilecektir. Okul çağının dışında kalmış insanımızın bir meslek edinebilmesi ya da bir başka meslek dalını seçmek isteyenlerin Mesleki veya Halk Eğitim Merkezlerinde gerekli eğitimi alabilmeleri bakımından bu merkezlerin arz-talep ilişkisi dikkate alınarak geliştirilmeleri sağlanacaktır. İsteyen bütün yükseköğrenim öğrencilerinin yurtlara yerleştirilmesi sağlanacak, yurtların fizikî kapasiteleri artırılacak, donanımları geliştirilecek ve her iki öğrenciye bir oda şeklinde düzenlemeler yapılacaktır. Öğrenci kredileri günün ekonomik şartlarına uygun hâle getirilecektir. Okulların genel giderlerinin karşılanması için okul bütçeleri belirlenecek, ödenek ihtiyaçları zamanında karşılanacaktır. * Murat Şefkatli, MHP Genel Başkan Yardımcısı ve Ankara 1. Bölge Milletvekili Adayı ÇEVRE POLİTİKALARI MHP Çevre sorunlarını bütüncül politikalarla çözecek Abdülkadir Akçan* Dünya süratli bir şekilde küresel ısınmanın etkisi altında. Küresel ısınma yerküreyi farklı boyutlarıyla etkiliyor. Kırsal alanlar da etkileniyor, büyütülmüş köyler halindeki şehirlerimiz de etkileniyor. MHP olarak çevre konusuna bütüncül açıdan bakıyoruz. Kırsal alanı korursak bu şehirlerin temiz su ihtiyacına da çözüm oluşturacak. Bu açıdan çevre koruma denilince sadece zehirli atıkları ve onların yasakla durdurulmasını düşünmüyoruz. Kirliliği minimize ederek doğrudan doğruya şehri değil, topyekün vatanı korunması gereken çevre olarak görüyoruz. Çevrenin bir parçası olan ormanı korumak çevre korumak değildir. Sanayiciye yasaklar getirmek çevre korumak değildir. Sorunun tamamını masaya yatırarak, gerekirse bakanlıklar arası koordinasyon ile problemin değişik yönlerine çareler üretmek zorundayız. Büyükşehirlerimiz çok ciddi içme suyu problemi ile karşı karşıya bulunuyor. Barajların doluluk oranı yüzde 30'lara kadar düşmüş durumda. Kırsal alanı korumuş olsaydık şehirler için sağlıklı içme suyu problemini bu derece hissetmeyecektir. Ne yazık ki, kırsal alanda da yer altı sularını bilinçsiz kullanarak bu kaynağı da tüketiyoruz. Bir yandan tuzlanma ile toprağın verimini düşürürken diğer yandan normalden 20 metre daha aşağıya inerek yer altı su seviyesini de düşürüyoruz. Kuraklığı ve çarelerini özel olarak ele almak gerekiyor. MHP olarak, küresel ısınmanın bir getirisi olan kuraklığın olumsuz etkilerini bütüncül politikalarla çözmek gerektiğine inanıyoruz. Devlet devlet olma ciddiyeti ile kirliliğin önüne geçmeyi sağlayacak. Üniversitelerde teknolojiyi geliştirilmesini teşvik edeceğiz. Teknolojilerin sanayi veya kirleticiler tarafından kullanılmasını sağlayacağız. Yatırımcının imkanlarının yetişmediği yerde devlet olarak üsleneceksiniz. Bizim anlayışımız yasakçı anlayış değil, çözüm üreten anlayış olarak sonuçlarını gösterecek. Şehirlerimizdeki imkanları kırsala da taşıyacağız. Merhum genelbaşkanımız Alpaslan Türkeş bir tarım kenti kavramı ortaya koydu. Sosyal imkanların en ücra noktaya taşınarak köylerimizi geliştirmeyi hedefleylen bir proje idi. Rakiplerimiz kopya ettiler ancak ancak söylemde kaldılar. Şehirlerde varolan köyde de olmalı. Köylerimize kent gözüyle bakıyoruz. Kentleşme mantığını biz 1968- 69'lardan beri savunuyoruz. Karayolundan vazgeçmek mümkün değil. Demiryolunu da, deniz yolunu da kullansanız evinize ulaşmak için karayolunu kullanacaksınız. Ama karayollarında, hammaddesi bizim elimizde olan, çimentodan hareketle beton yolları önplana çıkaracağız. Rafinerilerden elde edilen bitüm, petro kimyanın bir hammaddesidir. Hem pahalı hem kalitesiz yol yapımına son vereceğiz. Bunun denemesini yaptık, Bayındırlık ve İskan Bakanlığım döneminde ülkenin çeşitli yererine örnek beton yollar yaptık. Şu ana kadar da sıkıntı çıkmadan hizmet veriyor. İklim şartlarından dolayı kullanamayacağımız alanları düşünürsek ülkemizin yüzde 80'inde beton yollar yapabiliriz. Bunun için 30 tane çimento fabrikası kurmamız gerekecek. Hammaddesi bizim dağımız taşımız olacak. İstihdam yaratılacak. Türkiye çimento müstahsilleri dışarıya satış yaptığında içerde konutun maliyeti artıyor. Yollar için yapacağımız çimento fabrikaları şehirleşmede konut maliyetinde de azaltıcı rol oynayacak. Şehirlerde mümkün mertebe konutların ısıtılmasında fosil yakıt yerine çevre dostu Jeotermal enerjiyi öngörüyoruz. Depremin olumsuzluğunu yaşıyoruz. Depremselliğin getirdiği jeotermali de kullanmalıyız. Ülkemizin yüzde 85 alanında depremsellik var. Depremsellik olan her yerde jeotermal vardır. Şehir ısıtmasından dönen su ile seralarda harikalar yaratılabilir. * Abdülkadir Akçan, İmar İskan eski Bakanı ve MHP Afyon Milletvekili Adayı KÜRESEL ISINMA NEREYE KADAR? Nüzhet Kandemir* Günümüzde terör en önemli sorunlarımızdan biri olarak ortaya çıkmaktadır. Bunun yanında işsizlik sorunu keza fevkalade önemlidir. Ne yazık ki, bu sorunların üzerine zamanlıca gidilememiştir. Çözüm önerileri getirilmemiş, sonuçlar giderek ağırlaşıp kendini hissettirdiği halde seyirci kalınmıştır. Şimdi de küresel iklim değişikliğine ve bunun güzel Ülkemiz üzerindeki zararlı yansımalarına seyirci kalınmaktadır. Hiç kuşku yok ki, 1990 ile 95?lerde durdurulmuş olan terör olgusu yeniden tırmanışa geçmiş olsa dahi, terörün kökü kazınacaktır. Milyonların belini bükmüş olsa dahi, işsizlik ortadan kalkacaktır. Ancak, iklim değişikliğinde belli bir çıta aşıldığında, geri dönüşümüz çok daha zor olacaktır. Susuzlukla, kuraklıkla, yangınla, erozyonla ve bunlardan kaçarak, umursamayarak nereye kadar gidilebilir? Musluklarımızdan bir damla su akmayana kadar bekleyecek miyiz? Sadece Konya?da değil, Artvin?de, Giresun?da, Antalya?da, Adana?da, Tekirdağ?da, Muğla?da, Türkiye?nin dört bir yanında tarlalarda ürün tümüyle kavrulana, yok olana dek bekleyecek miyiz? Bu yıl, erozyon nedeniyle, 1 milyar 400 bin ton verimli toprağımızı kaybettik. Saksıda domates yetiştirmeye toprak bulamayacağımız güne kadar bekleyecek miyiz? Yurdumuzun dört bir yanında sıcaklıklar 40 derecelere, 45 derecelere yükseliyor. Bu sıcaklıklar 55-60 derecelere yükselene dek, ortalık yangın yerine dönene dek, canlılar telef olana dek bekleyecek miyiz? Türkiye?nin, iklim değişikliği konusunda etkin önlemler almak için beklemeye, ertelemeye tahammülü yoktur. İklim değişikliği konusunda gevşek davranmaya, gelecek kuşaklarımızı düşünerek hakkımız olmadığını iyi bilmeliyiz. Erken hareket etmeli ve önlemleri bugünden tezi yok almalıyız. Halkımızı uyarmalı ve bilgilendirmeliyiz. Halkımız, terör ve işsizlik konusunda siyasetçilerden hesap soruyor; sorunların bekçiliğini yapıyor. Zira, bu sorunların getirdiği acıları birebir yaşıyor ve çözümü tuzu kuruların iktidarını değiştirmekte görüyor. Terör ve işsizlikten sonra, şimdi de, yalnız Türkiye?ye değil, tüm Dünyaya geldiğini haykıran bela, iklim değişikliği, yandaşlarını zengin etmekle meşgul bu iktidar tarafından görmezden geliniyor. Türkiye?nin iklim değişikliğinden kaynaklanacak acıları yaşamasının önü alınmalıdır ve bunun bekçisi Demokrat Parti olacaktır. SÜRECEK |
|
|